AŞK… AKDENİZ…

AŞK… AKDENİZ…

Bir gün doğumu manzarası Akdeniz’den. Zeytin ve çamların gövdeleri ve kokularıyla ve hatta rüzgar eşliğindeki sesleriyle denize uzandıkları bir nokta. Çoğu pembe ancak arada birkaç tanesi beyaz çiçekler açmış zakkumların zeytin ve çamlarla bir araya geldiği, hemen onların ayak uçlarında kimi yerde kimi saksılarda rengarenk çiçeklerin sergen olduğu bir bahçenin orta yerinde taştan yapılmış bir ev. Evin yan tarafında tahta kapakları açık pencerenin hemen altında, taştan yapılmış korkuluksuz bir merdivenle ulaşılıyor üst kata.

Gözlerden uzak bir yer burası. Yakında ne denize doğru başka bir ev var, ne de arkadaki ormana doğru. Korkunç değil sevimli bir ıssızlık sözünü ettiğim. Issızlık değil aslında doğru kelime, sakinlik olmalı veya dinginlik.

Güneş karanlığı yırtarcasına denizin üzerinden doğuyor. Kıpkırmızı bir tepsi gibi, ancak henüz bir ucu mavi sularda gömülü. Güneşin suya batan ucu maviliği kızıllaştırmakta.

Birkaç bulut ufukta güneşe nispet yapmak istiyor ama nafile, savuşturuyor güneş bulutları ve denizi boyamaya devam ediyor.

Evin biraz ilerisindeki kayalıklara vuran dalga seslerine uzaktan geçen küçük bir balıkçı teknesinin sesi karışıyor. Bir müddet sonra dalga sesleri yalnız kalıyor yine.

Taş binanın üst katında mavi boyalı tahta trabzanların yanında bir masa ve iki sandalye. Sıcak gecenin ardındaki serin sabahta masanın üzerinde tutuşmuş iki el ve bu eşsiz manzaraya ve biri birine bakarak zamanı ve hayatı paylaşan iki çift göz.

Dalgaların çarparak sesler çıkardığı kayalıklar evin önüne uzanmıyor. Evin önü kumsal. Deniz kumların üzerinden eve, evdekilere ellerini uzatıyor sanki her dalgada. Ulaşamıyor eve, geri çekiliyor. sonra yeniden deniyor, sonra bir daha, bir daha. Ama olmuyor işte olmuyor, ulaşamıyor.

Kayıtsız kalmıyor yukarıda oturanlar bu çağrıya. Eller biri birinden ayrılmadan inip, çiçeklerin, ağaçların arasından geçip denize doğru yürüyorlar. Önce gece serinliğindeki kumlar sonra ıslak kumlar dokunuyor tabanlarına. Ve sonra serin sular. Ayak bilekleri ıslanıyor, devam ediyorlar ellerini bırakmadan. Dizlerine, sonra bellerine kadar suyun içindeler şimdi. Ufuktaki güneşin bir parçası gibi onların da bir yarısı aynı suyun içinde şimdi. Bir yandan hoş bir serinlik, bir yandan güneşin, bir yandan da beraberliğin, mutluluğun sıcaklığı sarıyor bedenlerini.

Güneşin ufukta denize batan parçasına bakmak ister gibi dalıyorlar suya. Buldular mı bilinmez ama şen kahkahalarla çıkıyorlar suyun üstüne. Kıyıya yöneliyorlar, eve ve evin arkasındaki ağaçların rüzgarla çıkardığı fısıltılara doğru adımlar atıyorlar. Önce kumlarda sonra da evin taş avlusunda kalan ıslak ayak izlerine aldırmadan çıkıyorlar eve.

Bir süre sonra zeytinyağı ve kekik kokusu sarıyor her yeri kahvaltı için masaya oturduklarında. Denizden gelen rüzgar bahçedeki fesleğenlerin dallarını oynattıkça o da katılıyor eşşiz kokuların dansına.

Güneş denizden çıkıp gökyüzünde yükselirken, maviliği denize bırakıp kızıllığını yanında götürüyor. Kızıllık, yerini parlak ışıltılara bırakıyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.