BÜYÜKLERE MASALLAR

BÜYÜKLERE MASALLAR

Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde kalbur saman içinde diye başlayan ve burada uzun uzun devam etmek istemediğim şekilde süren bir tekerlemesi var aslında bu masalında diğer masallar gibi. Ama asıl masalda anlatılanlara geçmek istediğimden tekerleme kısmını yazmak istemiyorum. Bu girizgah da tekerlemeden kısa olmadı ama olsun varsın.

Kimsenin bilmediği gidip görmediği uzak bir ülke varmış. O ülkenin yine bilinmeyen bir şehrinde yaşayan bir de adam varmış. Soğuk ve karanlık bir kış günü adamın yaşadığı köhne evin kapısı aralanmış ve tarifi imkansız güzellikte bir kadın görünmüş kapının aralığından.

Yüreğinden taşanları tuttuğu bir araya getirilmiş avuçlarını sıkarak girmiş yarı karanlık kasvetli odanın kapısından.

Kimi yerinin boyası ve hatta kimi yerinin sıvası dökülmüş duvarlarıyla oda, üzerine ölü toprağı serpilmişçesine bitkin ve suskun. Hayata dair tek emare bir nefesin varlığı. Solgun, cılız bir nefes. Çıkıverecek, aniden yok olacak gibi bir nefes. Pencereler var ama ışığa kapalı sanki. Ya da ışık o yolu bulamamış içerideki keskin kasveti gidermek için.

Basık tavanlı bir oda, havasız, rutubetli ve hatta artık küf kokmaya başlamış, odanın içinde her şey lime lime, kırık dökük. Her şey asıl rengi belli olmayacak kadar solgun. İtildiğinde çıkardığı gıcırtıdan açılıyor değil de yıkılıyor hissi veren derme çatma bir kapının ardındaki yaşam, gözler karanlığa alıştıkça daha iyi anlaşılıyor.

Bir nefes sesi miktarınca yaşam. Ancak alacakaranlığa kafi miktarda ışık. Dört duvarın tek çıkış yolu, ışığın yolunu bilmediği aydınlatmayan küçük pencereler. Mevsimini şaşırmış günler. Hiç uğramayan bahar. Hiç doğmayan güneş.
Bir kapı ve ardındaki yaşam…

Yüreğinden taşanları tuttuğu bir araya getirilmiş avuçlarını sıkarak girmiş yarı karanlık kasvetli odanın kapısından.

Avucundakileri savurmuş karanlığa doğru uzun kızıl saçlarını savururcasına. Geçici bir körlük gibi hiçbir şey görünmez olmuş. Dört bir yana yayılmış, duvarlara, alçak tavana nüfuz etmiş. Göz alıcı bir aydınlık yayılmış, penceresine ışığın uğramadığı odaya. O yıkılacak gibi açılan kapı kendiliğinden sessizce kapanıvermiş.
Sıvası, boyası dökülmüş duvarların biri koca bir balkona açılmış, diğerleri aydınlık ferah pencerelere bırakmış yerini. Bir pencerede mavi bir deniz, diğerinde çiçek açmış dallar. Kasvet başını alıp gitmiş bir daha dönmemek üzere. Aydınlığa alışmaya başlamış gözler. Alıştıkça aydınlığa, renkleri seçer olmuş yeniden. Mavinin her tonu, yeşilin, pembenin en göz alıcısı seçilir olmuş.

Göz iyice alışınca aydınlığa eski püskü, lime lime olmuş her şeyin yerinde yeller estiği anlaşılmış. Yokmuş artık hiç biri.

Kimdi bu, ne yapmıştı, nasıl yapmıştı, bir dolu soru geçmiş aklından bitkin adamın. Yüreğinden taşanları topladığı avuçları da kendisi gibi öylece duruyormuş odanın orta yerinde. Tanrının yeryüzündeki elleriymiş adeta.

Sormamış adam aklından geçen hiçbir soruyu.

Kış ortasında bahar gelmiş, allı morlu çiçekleri, güzel kokuları, cıvıl cıvıl sesleriyle bahar dolmuş içeri. Neden sorsun.

Bir avuçla getirdiklerini düşününce, bir koca yürekte neler getirir bu dünyaya diye iç geçirmiş adam. Hayali cihan değer denilen şey bu olmalıydı. Hayali cihan değer, ama ya gerçeği…

“Mutluluğa paha biçilmez” diye söylenmiş kendi kendine.
Sonra da bir düş alemine dalıp gitmiş oracıkta. Düşünmeye başlamış gözlerini bir noktaya dikip. İçinden neler geçirmemiş ki.

“Mümkün olsaydı eğer;
Avuçlarımda sıkıca tuttuğum elleri, olabilecek o en güzel elleri, hiç bırakmazdım. Tutardım onları yüreğimle geceler ve gündüzler boyunca. Yüreğimle tutardım, çünkü, ellerim yüreğimin sesini aktarırdı belki. Kapalı gözlerin bile görebildiği ama hiçbir kulağın duyamayacağı ya da duysa da anlamayacağı bir dili ulaştırırdı.

Mümkün olsaydı eğer;
Kendime içinde sevgilimden başka hiç kimsenin bulunmadığı, rengarenk çiçeklerin bir gelin gibi süslediği, sonsuz yeşilliklerle dolu, dört mevsimin yaşandığı, ama her mevsimin bahar olduğu bir dünya yapardım. Renkleri olurdu sevgilim çiçeklerin, insana mutluluk veren. Güneşi olurdu o dünyanın, ısıtır,aydınlatırdı. O dünyanın gecelerinde milyonlarca yıldız olurdu gökyüzünde. Bakmaya doyulmayan mehtabı olurdu.

Mümkün olsaydı eğer;
Gözleri olmak isterdim sevgilimin. Bencilce belki, ama görebildiği tek varlık olmak için isterdim bunu.

Mümkün olsaydı eğer;
Gözleri olmak isterdim yine. Merak ediyorum, böyle güzel gözlerin bakışıyla, dünya farklı olsa gerek…

Mümkün olsaydı eğer;
Bir çift kanat isterdim, birlikte uçabileceğim. Gökyüzünde süzülmek isterdim mevsimlerce. Yağmurlara, bulutlara, yıldızlara anlatırdım sevgimi, dilimin döndüğünce.”

Böyle ne kadar düşündü ne kadar hayal kurdu bilinmez ama adam kendine geldiğinde bir de bakmış ki artık ne eski yerinde oturuyor ne de her şey eskisi gibi. Hayal diye kurdukları bir bir gerçek olmuş. Başını kaldırmış gökyüzüne uzaklara dikmiş gözlerini ve teşekkür sözcükleri dökülmüş dudaklarından.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.