ERKEN ÖLÜM

ERKEN ÖLÜM

Okumayı bıraktığı kitabın arasına ayracı dikkatli bir şekilde yerleştirirken aklının başka bir yerde olduğunu onu tanıyan herkes fark edebilirdi. Son derece düzenli olan çalışma masasına hiç de yakışmayacak şekilde öylece, uluorta bırakıverdi kocaman kitabı ve yaşından beklenmeyecek bir çeviklikle kalktı yerinden. Hızlıca attığı birkaç adımın ardından başını pencereden sakinliğin hüküm sürdüğü sokağa uzattı.

Sokağın her iki yönüne de uzun uzun baktığı esnada, bir köşede yaz sıcağında miskinlik yapan kediden ve komşu gezmesinden dönen yan binadaki geveze kadından başkası yoktu. Ama o büyük bir dikkatle sokağa bakmaya devam etti. Uzun zamandır görmediği birini sabırsız davranışlarla bekleyenlere özgü bir telaşla uzakları süzüyordu.

Uzun bir süre devam eden bu gözlemin ardından, pencereye gidişinin tersine ağır aksak adımlarla geniş salonun karşı köşesindeki berjerin önüne geldi. Oturup oturmama konusunda karar vermeye çalışır gibi bir bekleyişin ardından usulca koltuğa oturdu. Sırtını tam yaslamadan adeta emaneten oturduğu bu koltuk, aslında onun bu evdeki en özel eşyalarından birisi idi. O varken de yokken de bu koltuğa oturmak kimsenin aklından bile geçmezdi. Doğal bir aidiyet ile gerçekleşen bu kabulü sorgulayan olmamıştı.

Eğreti oturduğu yerden başını bezgin bir merak ile kaldırıp yan duvardaki saat ile gözlerini buluşturdu. Kısa bir temasın ardından başını hafifçe eğerek gözlerini yine dizlerine yöneltti. Bilinmez bekleyiş devam ediyordu.

Abdullah Bey, yıllarca emekliliğinde okumak ve yazmak hayali kurarak çalışmış ve nihayet muradına ermiş bir insandı. Sevinçle karşıladığı ve yaşamaya koyulduğu emekliliğinin üzerinden dokuz yıldan fazla zaman geçmişti. Şimdi oturduğu yerde gergin bir yüz ifadesine sahip olarak görünse de aslında gayet kibar, çoğunlukla mütebessim ve olgun bir kişi olarak bilinirdi. Anlık tepkileri olmakla birlikte çoğu zaman karşısındakinin hemen gönlünü almaya çalışan yumuşak bir kalbi vardı.

İşte o yumuşacık kalbi son zamanlarda adını tam olarak koyamadığı sıkıntılarla doluydu. Tam olmak, tamamlanmak, yarım kalmak gibi pek çok kavram ile günler geceler boyu boğuşuyor ve tam bir huzura eremeden günler, geceler birbirini kovalıyordu.

Mesela, az önce arasına ayraç yerleştirip öylece masanın üzerine bıraktığı kitap hemen şimdi, şuracıkta hak vaki olsa, geride bıraktıklarınca yarım kalmış olarak değerlendirilecekti. Hatta okurken yarısını içtiği ve üzerine oracıkta bulduğu bir peçeteyi kapattığı yarım bardak su, herkese tam anlamıyla bunu çağrıştıracaktı. Oysa karşı kitaplıkta okuyarak bitirdiği yüzlerce kitap, yazdığı onca makale dururken, içtiği binlerce bardak su akıllara gelmezken bu yarım kalmışlık meselesi neyin nesiydi?

Günlerdir bu ve benzeri meselelere takılmış, enine boyuna düşünmüş ve içinden çıkmakta zorlanmıştı. Aslında kendince bir kanaati vardı ama gayet yaygın bir şekilde kullanılan bu kavramlar, kendi düşüncelerini zorluyor ve bir tür sağlama yapma isteği doğuruyordu. Karmaşa ile dolu başını daha fazla direyemeyeceğini anlayıp nihayet koltuğa yerleşti, başını arkaya yasladı ve öylece uyuyakaldı.

–◦–

Denizle arasında begonvillerden oluşan bir paravan bulunan verandada şezlongta akşamüzeri şekerlemesi yapan Kenan Bey, Abdullah Bey’in sert sesi ile irkildi. Son derece kızgın bir ifade ile gün boyunca kendisini aradığını ve neden cevap vermediğini soruyordu. Oysa ne sabit telefonun ne de mobil telefonun çaldığını hiç hatırlamıyordu ev sahibi. Bir yanlışlık olmalıydı ama yine de büyük bir merakla Abdullah Bey’in geri kalan cümlelerini dinlemeye çalıştı. Fakat anlamak bir yana merakını giderecek bir söz işitemiyordu karşısındakinden. Israrla neden cevap vermediğini soruyor ama başka da bir şey söylemiyordu.

Uzun uğraşların ardından mesele biraz anlaşılır gibi oldu ve ikili pürtelaş yola koyuldu. Hedef oldukça zorlu bir yerde bulunan ücra bir dağ köyü idi. Abdullah Bey’in orada kaldı, orada kaldı diye yana yakıla anlatmaya çalıştığı ama bir türlü tam olarak ifade edemediği şeyin merakı Kenan Bey’in en önemli meselesi olmuştu.

Şehri çıkıp kıvrımlı dağ yollarında ilerlerken iyiden iyiye akşam olmuş ve aracın farıyla aydınlanan tenha yolda başka kimseler görünmez olmuştu. Abdullah Bey hala orada kalan şeyin ne olduğunu söylememiş olsa da, anlatış şeklinden kaynaklı olarak bunun ne kadar önemli bir şey olduğu konusunda kimsenin tereddüt etmesine imkan kalmamıştı.

Menzile yaklaştıkları sırada önlerine çıkan büyük bir virajı dönerken beraber direksiyondaki elinin birisini bırakarak ufukta belirsiz bir noktayı gösterdi ve “işte, orada” diye haykırdı. Kenan Bey bir şey görmemiş ve anlamamıştı, merakı büsbütün artmış bir halde “nedir orada olan” dedi. Ama Abdullah Bey’den “işte orada” sözcüklerinden başka bir şey duymaya imkân yoktu. Mütemadiyen bunu söylüyor ve aracı artık kontrolsüz bir şekilde kullanıyordu.

Sonraki büyük virajda sürücüsü karanlık ufuktaki belirsizliğe bakmaya çalışırken kontrolden çıkan araç uçurumdan aşağıya yuvarlanırken Kenan Bey’in feryatları yükseliyordu. Büyük bir gürültü ile yuvarlanan araç bulunduğunda iki kadim dostun biri birinden ayrı düşmüş cansız bedenlerine de ulaşılmış oldu.

Yarım kalmıştı işte her şey. Ölen için de kalan için de yapılacak çok şey vardı daha. Birlikte yapılacak tatiller, maaile yenecek akşam yemekleri, arkadaş buluşmaları, yazılacak veya okunacak kitaplar, sürekli ertelenen akraba ziyaretleri, yapılacak yatırımlar, ne varsa hepsi öylece kalmıştı işte. Arasında ayraç bırakılan kitap da yarım bırakılmış bardak da aynı akıbete uğramış ve “ne demekse” bu erken ölümlerin ardındaki ağıt unsuru olup çıkmıştı.

–◦–

Yakındaki caminin minaresinden yayılan ve gür sesli müezzinin okuduğu akşam ezanının açık pencerelerden odaya dolması ile araladı gözlerini Abdullah Bey. Oturduğu koltuktan kalkmadan önce kendini yokladı, yüzüne dokundu, anlamaya çalıştı olup biteni. Uzun uzun pencereden baktığını ve sonra buraya oturduğunu düşündü. Zor bir rüya gördüğünü anlaması uzun sürmese de etkisinden kurtulmak kolay olmayacak gibi görünüyordu. Ölümü bir yandan emrihak diye adlandırıp diğer yandan ölümleri erken diye nitelemek nasıl olabilirdi? Uzun zamandır kafasına takılan bu meseleye dair böyle bir sarsıntı beklemiyordu. Yavaşça kalktı yerinden ve Kenan Bey’i aramak ve paylaşmak için ağır adımlarla kitaplıkta duran telefona doğru yürüdü.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.