HANGİ HAYAT?

HANGİ HAYAT?

Hangi hayatı yaşıyoruz? İstediğimiz hayatı mı, yoksa bizden istenen hayatı mı yaşamaktayız yıllardır?

Diyelim ki, “hangi hayatı yaşıyoruz” sorusuna verdiğimiz cevap, kendi hayatımızı yaşadığımız yönünde. Eğer bu cevabı gerçekten böyle yaşadığımız için vermişsek, çok da sorun yok demektir geleceğe dair. Çünkü yıllardır böyle yaşayabilenler bundan vazgeçemez ve devam edecektir bu yaşama.

Ama aslında kendi hayatını yaşadığını söyleyen çoğu insan, öncelikle kendini kandırmaktadır. Belki de buna inanmaya çalışarak yapamadıklarının, yaşayamadıklarının yükünü omuzlarından indirmeye çalışmaktadır. Sahip olduğunu sandığı küçücük kazanımlarını feda edip istediklerine yönelmek çok korkutucu gelmektedir ona.

Bu yüzden artık otomatikleşmiş, sorgulamadığı, hatta sorgulamaktan korktuğu davranışlar içinde bulur insan kendini. Sonsuz bir rutini yaşamaktadır. Genellikle aynı saatte aynı yollardan geçerek gidilir işe. Tamam işe gitmek gerek. İyi de sonrasında da değişiklik olmaz ki. Kurulu bir saat gibi aynı şeyler yapılır yine. Hiç içinden gelmediği halde pijamalar giyilip televizyonun karşısına oturulur. Ama istediği buymuş gibi düşünülür bir yandan. Komşunun dedikodusu yapılır biraz, biraz da işyerindeki tiplerin kulakları çınlatılır. Bitkin hissetmektedir kendini ama uykusu geldiğini sanarak buna aldırmaz. Bu bitkinliğin aslında bir bitmişlik olduğunu fark etmez bile.

İyi hissetmemektedir kendini ama bunu kendine bile dile getirmek istemez. İyi olmadığının farkında bile değildir çoğu kez. Kendini en son ne zaman iyi hissettiğini bile muhtemelen hatırlayamamaktadır. Böyle gelmiş böyle gider dediği bir hayatı yaşamaktadır şimdi. Aslında ne istediğini bilmediği için yaşamaktadır bu kısır döngüyü. Ne istediğini bildiğinde insan, istediğine ulaşmak için çaba gösterir, eğer cesaretsiz yada aptal değilse. Kendisini neyin mutlu ettiğini, hangi zaman yada durumda kendini iyi hissettiğini çok iyi bilir.

Ama aralarda yaşamak çok cazip gelir insanlara. Uçlara kaymak şeytan işidir sanki. Yada gavur icadı. Nasılsın denir. Cevap “yuvarlanıp gidiyoruz” olur. Veya “iyi diyelim, iyi olalım” gibi yanılgıyla dolu bir cümle hazırda bekletilir. İyi değilim, ve iyi olmama nedenim de şu diyemez kimse, bu cevabı verecek kadar yakın bulsa bile soranı. Yada gerçekten kendini iyi hissettiğinde bile, en sıradan ağız alışkanlığına bulanmış bir “iyiyim” cevabıdır verilen. İyiyim derken ve kendini hakikaten iyi hissettiğinde bile neden iyi olduğunu çoğu kez fark etmez.

Arada yaşamak, idare edip gitmek kolaydır, başkası sorgulamaz seni zaten ama sen bile kendini sorgulamazsın. Herkes gibi davranır, sivrilmezsen, sürüye karışıp gitmek kolaylaşır. Sürüye karışmak başına iş açmaz kimsenin. Küçük bir sorun kalır geriye, sürüye dahil olduğunu bir gün hatırlayıverirse insan eğer, sürünün pek de insanlara göre olmadığını fark edip kendini daha kötü hissetme ihtimali var tabii. Ama boşver, bu küçük bir ihtimal zaten. Nerden anlayacak, nasıl fark edecek ki bunca zaman sürüde kalmış biri.

Vazgeçmesi gereken şey aslında kendini kötü hissettiren şeylerdir. Ama garip bir şekilde korkar bundan. Yoksa insanlar gizliden gizliye bir mazohizm mi yaşamaktadır, mutsuz ve çoğu zaman acı içinde olup da bundan vazgeçememekle. Yada mutsuzluğa mı bağlanmaktadır böyle gönülden. Mutluluğun farkında değilse bile mutsuzluğunun da mı farkında değildir insan? Mutlu olmanın yolunu kestiremiyorsa da mutsuzluğuna son vermek, en azından bunu yapabilmek için neden bu kadar zorlanmaktadır?

Gelecek kaygısı diye yorumlanır hep, vazgeçememeler. İleride ne olur ne olmaz denir, eldekinden olmamak gerek diye düşünülür, elde ne olduğuna bakmaksızın. Elde sıfır olduğu fark edildiğinde ise artık çok geç olmuştur. İçinde yanan ışığı görmezden gelmeye çabalar insan bundan kaçmak için. Beyninin derinliklerinde çakan şimşeğe aldırmaz. Korkar, yaşayacaklarından. “Çok isterdim ama…” diye başlayan cümleler kurar, neden olmadığını anlatmak için. İsterdin, tamam. Ama bir şey yapmadın ki, bu çok istediğin hayat için. Neleri yapmayı denedin de olmadı? Hayır, hayır, eğer gerçekten isteseydin olurdu. Gerçekten isteseydin bir şeyler yapmış olurdun en azından.

Aynı yolları adımlamıyor olurdun şimdi. Yolunun üzerinde her sabah belki bir gün simit satarım diye sana selam veren simitçi, her akşam ekmek aldığın bakkal, başka yüzler olabilirdi. Duyduğun bir söz, yada karşılaştığın bir davranış sana içinden geçenleri söyletebilseydi eğer, tası tarağı toplamış olurdun bugün. Yelkenler fora diyerek rüzgarın büyüsüne bıraksaydın kendini, bugün yaşadığın pişmanlıkların olmayacaktı. Beklediğini bulamayacaktın belki, ama denememişliğin kahrolası acısı olmayacaktı bugün beynini kemirip duran.

Gelecek kaygısından söz etmişken gelecek nerede sanki? Gelecek ne kadar uzakta diye de düşünmek gerekmez mi? Gelecek bir gün sonra mı, yoksa 20 yıl sonra mı? O kadar saçma bir düşünce ki aslında, bir sonraki nefesin bile garantisi yokken. 20 yıl sonra olduğunu kabul edelim geleceğin, 20 yıl sonra dönüp baktığında bugün 20 yıl geride olacak. Yaşanan her gün gibi bugün de “kaybettim, hükümsüzdür” diye anılacak.

Korkaklıklarıyla yüzleştiği zaman, yüzleşebildiği gün, derin bir pişmanlık kuyusunda debelenirken bulacak insan kendisini. Ve tek söylediği şu olacak : Bundan kötü olmazdı. Evet, olmazdı, ama artık çok geç oldu. Çok geç…

Yaşam aslında sürekli çatallanan yollar gibi. Ama seçimi yaptığında bir daha asla o kavşağı görme şansın yok. Kesişen yollar yine var, çatallanan yollar yine var, ama önceki seçimleri yapma şansın yok. Asla olmayacak. Kavşaktaki tabelayı iyi okumak gerek, iyi okuyup hangisini istediğine sonra karar vermek gerek. Gitmekten vazgeçtiğin yönün tabelası bir daha görünmeyecek çünkü. Tabela çok olacak yol boyunca, ama aynı tabela bir daha karşına çıkmayacak. Biri kolaycılık olacak yönün ve muhtemelen bu seçilecek. Diğeri zor görünecek gözlere, çoğu insan bunu seçme cesaretini gösteremeyecek. “Zor görünecek” diyorum özellikle. Belki gerçekten zor, ama belki de düşünüldüğü gibi zor değil. Hem gerçekten zor bile olsa, kolay ama istenmeyen bir yaşamdan daha lezzetli olmaz mı yaşananlar? Birazcık cesaret, lütfen birazcık cesaret… Gerisi hiç de göründüğü gibi değil.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.