KİTAP FENOMENİ

KİTAP FENOMENİ

Önce “fenomen” kelimesinden başlayalım, sonra meramımızı anlatmaya geçeriz. Duyularla algılanabilen şeyler olarak çevirisi yapılmakla birlikte fenomen kelimesi, felsefede bir olay, nesne veya sürecin nesnel gerçekliğini ifade etmektedir. Görünen değil algılanan gerçeklik olarak da tanımlanması mümkündür.

Buradan hareketle başlıktaki “kitap fenomeni” ifadesi ile yolumuza devam edebiliriz. Kitabın kendisi veya okunması ile ilgili olarak oluşan beklenti, bilgiye sahip olmakla fazlasıyla ilişkilidir. “Ne kadar çok kitap okunursa o kadar fazla bilgi sahibi olunur” gibi genel geçer bir önermede bu durumda pekâlâ bulunulabilir. Ama gerçek hayat her zaman bu kadar yalın olmaz.

Johannes Gutenberg’in 1450 yılında kurduğu ve 1455 yılında ilk İncil’i bastığı matbaanın icadı öncesinde de insanoğlu pek çok şey biliyordu. Yazının bulunması ile daha farklı bir boyuta taşınsa da, bilginin aktarımı konusunda hep yapılan bir şeyler olmuştur. Matbaa sonrasında el yazmalarına nispetle çok daha hızlı ve çok daha ucuza mal edilen kitaplar sayesinde bilginin hızlı bir dolaşıma girdiği söylenebilir.

274 yıllık bir gecikme ile ilk defa 1729 yılında Vankulu Lügatı’nı basan İbrahim Müteferrika ile topraklarımıza giren matbaanın kabul görmesi için aslında bundan daha fazla bir zaman geçmesi gerekmiştir. Çeşitli gerekçelerle ayak sürünen bu yenilik Müteferrika’nın ölümü ile yine kesintiye uğramış, uzunca bir süre beklenen verimlilikte çalışamamıştır.

Bugünlerde o zamanın yeniliklerine karşı çıkılmasına benzer bir bakış açısı, bu defa kitap üzerinden dijital materyale karşı sergileniyor. Kitap okumak alabildiğine kutsallaştırılırken, elektronik ortamlardaki yeni yayın mecralarına karşı basılı ürünlerin olmazsa olmaz olduğu vurgulanıyor. Gazetelerin, dergi ve kitapların ücretli veya ücretsiz hemen her an el altında bulunması, matbaanın günah keçisi ilan edildiği dönemlerdeki gibi aşağılanıyor, hafife alınıyor ve neredeyse kullanıcıları aforoz ediliyor.

Matbaanın icadı ile aynı zamanlarda yaşayanlar, şimdiki zamana benzer veya benzemez pek çok gerekçe ile hatta buna dini değerleri de ekleyerek yeniliğin karşısında yer almışlardır. Bugün Anadolu’nun veya daha ileri gidelim, Afrika’nın en ücra köşesindeki bir kişi elindeki telefon veya tablet ile pek çok büyük kütüphaneye aynı anda erişebilmekte ve istediği bilgiye ulaşabilmektedir.

Kitabı öpüp koklayan ve bir fetiş unsur haline getirenlerin aslında statükodan beslenen bağnazlar olduğu söylenebilir. Eskilerin deyimi ile “zarfa değil mazrufa bakmak” gerekir. Yani bilginin neyin içerisinde olduğuna değil bizatihi kendisine odaklanmak aslolandır.

Son günlerin popüler gündemi olan, sosyal medyanın eğlencesi haline gelen ve aforizmaları bile çalıntı meşhur kitabın uzun zamandır çok satanlar listesinin en başında yer alması, bütün bu söylediklerimizi özetleyen hazin bir örnek olarak karşımızda duruyor. Bu kitabı ve benzerlerini okuyanların “kitap okuyan” münevverler, dijital ortamda pek çok başka bilgiye erişmeye çalışanların ise “zamane avareleri” olarak nitelenmesi komedi gibi görünmekle birlikte aslında tam anlamıyla bir trajedidir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.