MESELE GERÇEKTEN KADIN CİNAYETİ Mİ?

MESELE GERÇEKTEN KADIN CİNAYETİ Mİ?

Son zamanlarda ne kadar çok kadın katledildi, öyle değil mi? Kadının kocası, sevgilisi ya da yakını gibi sıfatlara bürünen ve sözüm ona “erkek” olacak yaratıklarca işlenen bu katliamların ortak adı da “kadın cinayeti” olarak belirlendi. Ve çok gariptir ki, bölünüp bin bir parça olacak yığınla konu bulmakta üzerimize yokken, bu isimlendirme ülkemizde genel kabul gören ender konuların arasına giriverdi.

Evet, kadınlar erkekler tarafından vahşice öldürülüyor. Kadına şiddet konusunda utanç verici bir şekilde iddialı konumda olduğumuz söylenebilir. Buna itiraz etmek için devekuşu olup kafayı kuma gömmüş olmak gerekir. Üstelik bunun kendimizi ait hissettiğimiz milliyet bağları veya dini duygular ile açıklanması da mümkün değil. Ne milli duygularımız ne de dinimizin emirleri bunu tasvip edebilir.

O halde bu olup biten ne ile açıklanabilir? Ben bu konuda bir şeyi atladığımızı veya göz ardı ettiğimizi düşünüyorum. Giderek yaygınlaşan toplumsal şiddetin vardığı noktada, sıradan bir haber takipçisi bile her gün onlarca kavga, yaralama ve öldürme haberinin varlığı konusunda bize tanıklık edebilir. Daha fenası, her gün her an trafikte bile kafası bozulanın silah çektiği bir noktaya gelmiş olmamız değil midir? Milli kavga silahımız haline gelen beyzbol sopasının eksikliği, araç muayenesinde ağır kusur haline gelmek üzere. Komik mi derseniz değil ama güleriz ağlanacak halimize.

Anomi denilen olgunun giderek hâkim olduğu toplumumuzda en basit trafik kuralları bile kolaylıkla ihlal edilebilmekte ve kurallara uyan vatandaşlar kendilerini enayi konumunda hissetmektedir. Bu da ihlallerin hızla artmasının en önemli nedeni olmaktadır. Emniyet şeridini pervasızca kullananlar da, oluşmuş bir sıraya yandan kaynak yapmaya çalışanlar da bunu son derece normal görmekte ve beklemeyi aptallık olarak kabul etmektedir. Benzer durumlara olası itirazların cinayet düzeyinde tepkilerle karşılanması ise yukarıda sözünü ettiğimiz vehametin bir başka tezahürüdür.

Gücü yetenin haklı olduğu bir düzenin kamu otoritesi bakımından acı verici yönleri bulunmakla birlikte bunu en azından bu yazıda bir kenara bırakacağız. Bileği, arkası, cüzdanı, banka hesabı veya sosyal çevresi güçlü olanın diğerleri üzerinde hayati bir tahakküm kurduğu böyle bir toplumda, kadın olmak da benzer şekilde daha güçsüz konumdaki sosyal bireyler olmak da son derece zordur.

Aslında olup biteni tam anlamıyla büyük balığın küçüğünü yuttuğu, güçlünün hukukunun egemen olduğu bir dünya düzeni olarak adlandırmak mümkün. Bu düzende sesini yükseltmeyi beceren duyulabilir ve görülebilir olmakta, diğerleri ise sisli bir ufukta hiçliğe yelken açmaktadır. Günümüz dünyasının kadını da maalesef bundan fazlasıyla nasipleniyor ve en yakınındaki kişiden başlamak üzere kesif bir şiddet sarmalının içerisindeki mahut yerini alıyor.

Meseleyi geniş kitlelere yayılmış şiddet bağlamından koparıp “kadın cinayeti” olarak niteledikçe çözüme olan uzaklığımızın giderek arttığını gözden kaçırmamak gerekir. Elbette toplumda görece zayıf bir durumda bulunan kadınlar bundan daha çok etkileniyor olsa da aslında şiddet sarmalı bir çığ gibi büyüyerek hepimizi esaret altına alıyor. Bunun içindir ki, yolda sokakta karşılaşılan benzer olaylara çoğu kişi “ne üstüme gerek” mantığı ile sessiz kalıyor ve dolaylı olarak da olsa zulme rıza gösteriyor.

Bu nedenle tez zamanda “kadın cinayeti” kavramı hakkında zihnimize yerleşen kalıplarda gerekli düzeltmeleri yapmalı ve toplumsal cinnet çizgisinden olabildiğince hızlı uzaklaşmalıyız. Tüm kimliklerden bağımsız temel bir insani haslet olarak toplumsal kurallara ve çevresine saygılı bireyler olmak hepimizin ortak paydası olmalıdır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.